Monday, July 13, 2009

Cinema Paradiso


Sevgili Virgilius insanı, tek kişilik bir kitap klubü kurarak, hepimize güzel kitaplar tavsiye etti. Passive Apathetic de hemen feyz alıp aynısını yaptı. Peki ben? Benim neyim eksik? Ben de yapmak istiyorum ama kitap yerine film yapayım ben. Daha zevkli geldi bana.. Herkese film seçeyim, meşrebine, tanıdığım kadarıyla huyuna suyuna uygun.. Bir de benim en sevdiğim filmler bunlar..Hemen başlıyorum:


İlk olarak bu işi başlatan Virgilius' uma gelsin bir film: "The man from earth". Virgilius yavrum, kendini bulacaksın bu filmde, geveze entelektüel :)


İki Gözüm Passive Apathetic' e , "I' am a cyborg but it is ok" ve bir de "Adam Resurrected" İlki muhteşem umut dolu ve eğlenceli, ikincisi de öyle görünmese de aslında umudu barındıran bir film. Özellikle ikinci insan onuru üzerine vurgu yaptığı için ve meseleleri Passive imin ilgisini çeker diye tavsiye edildi.


Ekmekçikızcııım' a, "Short Cuts" bence olay örgüsünü, kurguyu sever, belki de çoktaan seyretmiştir benim sinema aşığı arkadaşım.


Metin Bey' e kendi gibi elegan bir film: "Le fille sur le pont". Belli etmemeye uğraşsa da hayli romantik olduğundan seçildi. Ayrıca okuyorsanız acil şifalar dilerim Metin Beyciim. Çabuk iyileşin lütfen.


Sherlotte um, naif arkadaşıma da "Mirror Mask", sever diye düşünüyorum. Gizemli, ışıklı ve ayrıca büyüme hikayesi.


Sevgili Joa için madem aşktan gittik, pek latif bir aşk hikayesi tavsiye edelim: "Wristcutters"


Sevgili Esther' e de "Hedwig and the angry inch", kendisinin bir ara gay ikonu olma arzusu vardı, bu filmin ilgisini çekmemesi imkansız.


Ever ' ıma, Uzakdoğu sineması ile barışması için: "Zatoichy". Dur küfretme bak çok eğlenceli film. Mihehehe. Canım mantı çekti beee :)


Senaaaa' cığıma, "Coraline" animasyon seviyo, bi de stop motion sever mi bi bakalım..


Tavşen' e bi klasik verelim: "A bout de souffle" çoktaan seyretmiş olabilir tabii bu tarz sahibi filmi.


Noni' ye de olur da izlememişse, "Breakfast At Tiffany's " i tavsiye edelim ama seyretmediğine ihtimal vermem.


Bir de bir de mimim var benim. Ekmekçikızcım göndermişti. "Siz hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?" konulu bir mim.

Çok düşünmedim. Birinin elinde "Günlerin Köpüğü- Boris Vian" kitabı görürsem, çook ilgilenirim. Hele de "ülen ne saçma sapan şey bu" şeklinde değil de eğlenerek, duygulanarak, sonlarda ağlayarak okuyorsa (tüm süreci nasıl göreceksem :)) elimizde dört başı mamur bir "kafa insan" adayı duruyor demektir.

Bir de sanırım çocuk olmayan ama benim halen ara ara okuduğum çocuk kitaplarını okuyan yetişkinler görsem etkilenirim ama bunun olasılığı düşük. Bu kitaplara örnek: "Küçük Prenses", Comtesse de Segur un herhangi bir kitabı, Oscar Wilde 'ın çocuklar için yazdığı hikayeler..


Burayı okuyan herkese pas atayım. Evet, "Siz hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?"


Not: Yukardaki yakışıklı Boris Vian :)


Tuesday, July 07, 2009

Bülbülüm altın kafeste


Yine mesaideyim.

Etrafta bir takım ben gibi iş yapan arkadaş var, bir de mobilyaların filan yerini değiştiren işçiler. Mobilyalar oynatılırken ağlar gibi sesler çıkarıyorlar. Hani zemine sürtünürken olur ya. Bir hüzünleniyorum. Ama asıl hüznün altyapısını kuran Erkan Oğur. Kendisi şu an kulaklığımdan bana "Ben sana aldanamam yariim, ben sana dayanamam." diyor. Bu söylediğinde birşey yok da, türküye "Bülbülüm altın kafeste" diye başlıyor ya, orası mahfediyor beni. Bu türküyü dinleyipte kendini bülbülle özdeşleştirmeyen var mı acaba? Hele de mesaide. Altın kafes te işyeri elbette. Altın olduğu tartışılır ama basbayağı kafes işte. Biz de artık ötmeyi unutmuş bülbülleriz.

Alternatifi ne? İş bulamayıp evde ötmeyi unutmuş bülbül olmak mı? Bu daha beter. Peki öten bülbül nasıl olunuyor, şöyle güller içinde, kafeslerden azade, gülün üstündeki çiyi içip, şey yiyerek. Şey dedim çünkü bülbül ne yer hiç bilmiyorum. Benim romantizmim bu kadar olur işte, şey dedik kaldık. Çer çöp yer heralde, ot bok ne bileyim. Off bülbül filan olmam ben. Hay Allah iyi de gidiyorduk yahuu.

Neyse ne diyordum, iş işte altın kafes, çıkarın beni burdan. Mobilyayı oynatan işçiler de delirdi, resmen eziyet ediyorlar sıralara, masalara. Hepsi çığlık çığlığa şimdi. Daha az romantik söyleyecek olursak çok gürültü var, kulağımın ırzına geçildi. Erkan Oğur da susmuş, hemen "Zahit bizi tan eyleme" ye geçelim. Eveet çok güzel. Kalp atışını taklit eden herşey neden insanları vecde getiriyor ki? Ne ilkeliz değil mi? Yüzyıllar önce de aynı ritmlerle vecde geliyorduk, bugün de öyle. Dinler filan değişiyor arada ama bizim bu kendinden geçme sevdamız değişmiyor. Zikirden, daha öncesindeki şaman ayinlerinden filan bahsediyorum. Bu bilinç denen şey bize yük, anladım ben. Onu atıp kendimizden geçsek tamamız, süperiz.


"Biz ha isek siz de ha sınız

Siz hu iseniz biz de hu yuz

Haydan gelen huya gider. "


dedi Erkan Oğur şimdi. Tam ne demek istedi bilmiyorum ama hissettim, güzel bir şey söyledi.






Thursday, July 02, 2009

Sigmund Freud, Analyze This


- İşte ben kendimi farklı sanardım. Öyle yapanları da sıradan bulur, küçümserdim. Ama şimdi böyle hissedince...
- Peki Talisman, sana kendinin diğerleri gibi sıradan olmadığını düşündürten şey neydi?
- Ehhh şey yaniiiii been...

İşte budur. Psikiyatristler budur işte. Karşına geçerler gözünün içine baka baka, sinir sinir şeyler söylerler. Sıradan değilim dersin "neye dayanarak dedin bunu cicim" derler. İnsanı bozarlar, bazen hüngür hüngür ağlatırlar. (Zaten oturduğun sandalyenin hemen önündeki sehpada kocaman selpak vardır.) Verdiğin cevaptan tatmin olmazlar, seni didik didik ederler. Bir de bunun için para verirsin. Vaktiyle DOT tiyatrosu için dediğim gibi paramızla rezil oluyoruz, başka birşey değil.

Yine de psikiyatristime gitmeyi seviyorum. Muayenehaneye gittiğimde kendimi acaip rahat hissediyorum, bu aralar havalar da güzel ya, erken gittiysem balkona kuruluyorum, fesleğenler var onların başını okşuyorum, kitabımı okuyorum ya da kadının çeşit çeşit gezi dergileri var, onlara takılıyorum. Tabii ben de o kadar para kaldırsam ben de paso gezerim. Neyse sonra odaya geçiyoruz işte, konuşmaya başlıyoruz.

Çok garip bir ilişki biçimi dıştan bakarsan. Yani bir yabancıya acaip mahrem şeyler anlatıyorsun. Uzun süre bunu yapınca seni tanıyor, bir bakıma yakınlaşıyorsun ama hala yabancı ve yabancı da olmalı. Yabancı olmazsa zaten sana faydası olamaz. Yani çok mesafeli bir ilişki ama mesafeli bir ilişkide asla anlatmayacağın şeyleri anlatıyorsun. Arkadaş olmamak çok önemli ama, sonuçta o senin arkadaşın değil, muhabbete gitmiyorsun oraya. Arkadaşın değil derken kasılıp oturma anlamında değil tabii, çok da gülüyoruz filan bazı seanslarda ama yine de o mesafe var. Olmalı da. Ama mesela bu mesafeli ilişkide bir bakıyorsun, kadın önüne bir kitap almış sana kadın cinsel organını şemadan anlatıyor. Biraz komik bir durum. Ve seans bitince de ilişki orda bitiyor. Eskort hizmetine de benziyor aslında biraz. Biri bedeniyle seni tatmin ederken, diğeri beyniyle tatmin ediyor.

İşe yarıyor mu peki? Yarıyor ama doğru psikiyatristi bulman lazım. Yoksa daha beter eder. Biri için doğru olan senin için doğru olmayabilir. Benimkinin doğru olduğundan eminim. Kadın Haneke seviyor daha ne olsun. Gerçi Stephen King okumamı bir septom gibi görüyor ama ben kanımın son damlasına kadar savunuyorum Steph seni, merak etme.

Bu arada Haneke dedim de, yakın zamanda Benny's Video ' yu seyrettim. Harika bir film. Funny Games kadar olmasa da rahatsız edici ve yine şiddet pornografisini yerin dibine geçirdiği bir film. Ama o değil de, filmin sonunda adamla bir röportaj koymuşlar, çok hoşuma gitti. Bir kere Haneke öyle kasıntı, sıkıntılı filmleri gibi daraltıcı bir adam değilmiş, bilakis neşeli, canlı, hoşsohbet bir insanımız. Filminden heyecan duyduğu belli ve çok çok aklı başında. Bir filmin herhangi bir yargıya varmak için süresinin çok kısa olduunu söylüyor mesela, herhangi bir insanla ilgili soruya 80 dakikada cevap veremem o yüzden sorularla uğraşıyorum diyor adam. Soru soruyor, sorduruyor. İnsanın beynini mıncıklıyor. Üstelik bunu bir zerafetle yapıyor asla istismar etmeden. Bir de fotoğraf çekenlere giydirdi, tatillerde hiç fotoğraf çekmem diyor, insanlar gördükleri güzelliklerin fotoğrafını çekerek onlara sahip oldukları illüzyonunu yaşıyorlar diyor. Süper yorum. (Gregor bence sana bundan ekmek çıkar, bilirim Ifsak' çılar nefretini :))

Bu arada amma daldan dala atladım :) Psikiyatristimle ilgili aktaracağım son anekdot, ona geçen postumun konusu Nida ve Milliyet' ten bahsettim, gene dayanamayıp sehpadan bir mendil alıp ağlamaya başladım. "İzledin mi peki?" diyo sordu, evet deyince de, "Neden kendini korumuyorsun Talisman?" dedi, "Neye güveniyorsun, ne güvencen var? Ne güvencemiz var?" dedi, bunu söylerken de gözleri sulandı kadının. Yani psikiyatristini ağlatmayı başaran sulu zırtlak hasta olarak tarihteki haklı yerimi de istiyorum. Ayrıca söylediği mantıklı idi, pek korunmasız duruyorum, güvende olduğumuz illüzyonunu çok fazla deşeliyorum ve bu sendelememe sebep oluyor. Yani şiddeti düşündüğünde o hayatına girmiş oluyor zaten. Geçmiş olsun. Tabii ki toz pembe bir dünya hayal ederek salakça sırıtarak yaşamak değil ama şiddetten beyni de korumak gerek.
Şiddeti çok düşünerek, normal gündelik hayatında lazım olan enerjiyi de şiddet duygusuna emdirmemek gerek.
Not: Foto, evdeki duvarımdaki sticker. Straight bi insanım ama yine de Arwen, bence Yüzüklerin Efendisi' ndeki en güzel şey.

Monday, June 22, 2009

Snuff

Milliyet gazetesinin internet sitesine lanet olsun.
Lanet, lanet lanet olsun..
Şiddet pornografisi ne demekmiş cümle aleme gösterdiler.
Lanet olsun.

Wednesday, June 10, 2009

Apocalypse Now


Macbeth te ne diyordu, "ihtiyarın bu kadar kanı olacağı kimin aklına gelirdi" mi? Ben de "bir insan evladından bu kadar sümük çıkabileceği kimin aklına gelirdi ki" diyorum. Cümle içindeki insan evladı benim ve evet sümüklüyüm. Tıbbi tedaviyi reddererek çeşmenin kendi kendine kuruyacağı savına sıkı sıkı bağlanmış bulunmaktayım. Ama çok sıkıldım, top top peçeteler bitirdim. Burnuma tıkaç bile yaptım hem de işyerinde. Yaratık gibi oturdum yerimde. Offf bu polenli dünyaya çocuk getirmek istemiyorum.


Aslında genel anlamda bir çocuk pörtletmek isteyip istemediğimi bilemiyorum. Bir yandan çok güzel olacağını düşünüyorum ama bu düşüncelerim daha çok tensel şeyler. Yani, çocuğumu kucağıma alışımın güzelliği filan. Elciklerini tutmak vb. Ama onun dışında bir birey yaratmak filan bana pek uzak. Sanırım daha çok bebek fetişistiyim. Böyle 5 yaşına kadar filan sevebileceğim birşey istiyorum. Aslında şu cümlelere baktım da, benim doğurmam kanun namına engellenmeli. Neyse, dur bakalım.


Şimdi benim yaş 33 ama bu kadın-erkek efenim cinsellik, çocuk vb konularındaki yaşım 17 filan. Eskiden pek takardım buna, ayy ben geç kaldım ay çok komik ve acınası hallerdeyim filan şeklinde. Şimdi pek takmıyorum. Sonuçta eskiden olduğu gibi 10 yaş civarında takılmış da olabilirdim. Ömrümün sonuna kadar acıklı platonik aşklar, abartılı hayranlıklar yaşayabilirdim. Mutlu da olurdum bence. Ama bu büyüme işinin mutlulukla bir ilgisi yok. Zaten yaptığımız pek çok şeyin mutlulukla bir ilgisi yok.

"Mutluluk, mavi çocuk, oynardı bahçemizde"


Neyse ne diyordum, kimisi hiç doğmuyor bile ve bunu farketmeden 60 sene yaşayabiliyor, ben 33 yaşında ergen olmuşum çok mu? Belki ergenliği de aşarız. Olur a.


Çocuk deyince aklıma birşey daha geldi. Doğum günümde arkadaşlarımla, "herkesin çocuğu olmalı mı?" "bir insan neden çocuk ister?" filan tarzı konuları konuşuyorduk. Orda birden farkettim ki biz insanlar istesek kıyameti kendi elimizle kopartabiliriz. Sadece ortak bir karar alarak çocuk yapmamamız yeterli. Bu kadar basit. Yani ne yıldırımlar ne şimşekler ne yangınlar. Küçük ufacık bir karar.

Kimse çocuk yapmazsa insanlığın sonu, kansız, kavgasız bir şekilde gelebilir. Bence isabet olur. Suları filan da açarız gönlümüzce.. Bayan Rotenmayer tarzı , "Gelecek nesillere nasıl bir dünya bırakıyoruz" şeklinde ötenler de bir susar.

Ohhh dünya varmış.

Dünya bir varmış, bir yokmuş hatta. Harika.


Bence bunu bir düşünelim, ne dersiniz karilerim?

Thursday, June 04, 2009

Mad About You & Myself


- Bazen duble aşık olduğumu düşünüyorum. Sevgilime aşığım. Bir de sevgilime aşık halime aşığım. Bazen beraber çektirdiğimiz fotoğraflara baktığımda kendime hayranlıkla bakakalıyorum. Öyle matah güzellik filan değil gördüğüm. Ama gözlerimden bir ışık fışkırıyor. Sanki içimden fener tutmuşlar gibi. Kendimi hiç öyle görmedim ki ben. Resmen ağzı açık ayran delisi gibi bakıyorum kendime ve ne yapayım kendime de aşık oluyorum. Peyami Safa olsa, aşk zaten maşuğun gözbebeklerinde kendini görüp kendine aşık olmaktır filan gibi sözler ederdi herhalde. Narsist de değilim ama ikimizi de seviyorum. Nazar değmesin.


- Bizim işyerinde hemen benim yanımda oturan kızlardan biri Sarıyer yakınlarında bir ev tuttu. Ev çiftlik evi gibi, yeşillikler içinde ve kocaman bahçesi var. Hayvanlar da varmış. tavuklar, kedi köpek. Ben de "oh ne güzel o tavuklardan arada kesersiniz. Çok güzel oluyor evde yetişen tavuk, bu yediğimiz saman gibi şeylere benzemez" dedim. Allah yanımda oturan iki kız da bir şok olsunlar bu sözlere. Nasıl olurmuş, insan baktığı hayvanı kesip yermiymiş. Çok insafsızca imiş. Bunu söyleyen kız o sırada tavuk yiyor yanlız. Eee tavuk yiyorsun dedim, o farklıymış, hayvanı görmemiş ki ama kendi bakıp büyüttüğü hayvanı yiyemezmiş. Bunun üzerine ben inekleri çok sevdiğimi ama yaşlandıklarında kesip sucuk yaptığımızı ve o sucuğun tadına doyulmadığını filan söyledim. Bir nevi yangına su attım. Ama çok doğal geliyor yahu bu bana. Ne yapsaydık ki. 10 tane inek var bizde, her sene yavruluyorlar, hepsini tutmaya kalksak, bize köyün kendisi kadar ahır lazım. Kafadan olmaz yani. Uyanın uyan, bu yemeklerde önümüze aldığımız etler ağaçta filan yetişmiyor. Vejeteryan olup da et yemeyen biri bana karşı çıksa eğerim boynumu, ama bu türlüsü ben görmiyim de hayvanlar ölürse ölsün demek gibi. Ayrıca bu çok para kazanınca tavuklu, yeşil eve geçmek de biraz ironik değil mi? Anlamsız işimizde paso birilerine para kazandıracağımıza, köyümüze geri dönsek,tavuğumuz , yeşilliğimiz hazır yani.


- Eve duvara asmak üzere resimler aldım. Bir tanesi yukarda gördüğünüz. Dragon Spell. Güzel di mii? Yeğenim bayılacak, kendisi 7 yaşında ve en sevdiği şeylerden biri benim uydurduğum masalları dinlemek. En çok da kalelere saldıran ejderhaları ve o ejderhaların arkadaşları ile maceralarını seviyor. ama ejderhanın arkadaşları absürd, tavşan, keçi, kutup ayısı gibi.. Ben anlatırken her birini kendi arkadaşlarından biri ile ozdeşleştiriyor. "Aaa tamam o Ali iştee" filan diyor. Eğleniyoruz biz :) Kendisi tabii ki ejderha.


- Yeğenim dedim de geçenlerde onunla yaşadığımız nefis diyalogu da buraya yazmalıyım. Bununla piknikte muhabbet ediyoruz ama sanki birbirimizi tanımıyormuşuz da orda tanışmışız oyunu oynuyoruz. Arada "Talisman teyzem var bir de" diyor. Ben soruyorum:

- Peki nasıl biri bu Talisman teyzen?

- Hımm, biraz tombik, gözlüklü, tatlı yüzlü biri işte.

- Hadi yaa seviyor mu seni bu teyzen?

- Tabii çok sever.

- Sen onu seviyor musun?

- Hem de nasııl..

Ama bu "hem de nasıl" ı o kadar içten söyledi ki, eridim ben. Oyunu filan da bozdum, canııım şeklinde saldırdım çocuğa :) Komiğim.


Neyse böyleyken böyle, bugün Cuma, hayat güzel.


Bir de şu anda Nil' in "Çok canım yanıyo" şarkısını dinliyorum, sadece benim mi aklıma sado-mazoşizm geliyor bu şarkıyı dinlerken? Daha duygusal biri olmalıyım yaa. Böyle olmuyo.




Sunday, May 31, 2009

Pis Feminist



Karikatürize edilmiş feministi bilirsiniz: Yağlı saçlı, bıyıklı (?), bakımsız, erkeksi ve sinirden burnundan nefes alan bi yaratık. Çoğu kişi bunu gerçek de sanar yani feminist dedin mi yüzü ekşir, kasılır, yeni limon yalamış bir hal alır. İşin komiği kadını erkeği aynıdır. Yani sırf erkekler iğrenmez bu feminist denen şeyden. Kadınlar da tepkilidir. Kadın, kazara kadının eşitliği vb konularında bir laf ederse hemen özür diler gibi ekler "yani feminist filan değilim ben de amaaa" . Tercümesi şudur: "Benden korkma, eşitiz filan diyorum ama ilk ters tepkinde geri adım da atarım, tüm kadınları da satarım."
Feminist bir tür modern zaman gulyabanisidir. Hiçbir cins üzerine alınmaz, dudak bükülür, hor görülür.
Bense feminizmi başka algılıyorum. Feminist deyince benim aklıma kadınlığından memnun olan kadın imgesi geliyor. Her anlamda. Yani bedeninden de beyninden de ürkmeyen, geri adım atmayan, kendisini ortaya koyan kadın.
Yatakta orospu, sokakta hanımefendi, mutfakta aşçı tarzı şizofren saçmalamalara yüz vermeyen, istediği mekanda istediği gibi varoluşunu sürdüren kadın. Düşündüğü için ve kendi haklarnı savunabildiği için özür dilemeyen kadın.
Pasif agresif yaşam biçimini benimsemeyen kadın. Bakıyorum da pasif agresiflik özellikle evli kadınlarda almış başını gitmiş. Farkettiniz mi? Direk tepki vermeyen ama içten içe aksiyon alan, diş dileyen ama nazikçe gülümseyen kadınlar. O klasik, "erkeği yöneteceksin, o evi kendi yönetiyo sanacak." felsefesi. Manidar bakışlar ve gülümsemelerle kadınların kuşaktan kuşağa aktardığı bilgi. Peki biz bu derece çocuk haline getirilmiş erkekle ne yapacağız ki ? Erkeği yönetiyorsan bırak o da bilsin, buna hakkı var. Kadınlar tepkisini direk verse, korkmasa, erkek de belki büyüyebilecek. Ama erkek kadını bu şekilde davranmaya iterek aslında kendi büyümesinin önünü kesiyor. Kimse bunu dile getirmediği sürece erkek sonsuza kadar çocuk olmaya, başının okşanmasına razı. Kadın kadınlığını ortaya koyamayınca erkek de erkek olamıyor farkediyor musunuz? Birşeyler ıskalanıyor böylece.
Her neyse konuyu dağıtmayalım. Feminist benim gözümde kadın olmayı dolu dolu ve korkmadan yaşayan dişi birey işte, onu diyorum. Bu durumda feminist bir kadından bakımsız olmasını filan bekleyemeyiz. Hatta aksine bence seksapeli bol olur gerçek bir feministin. Hani şu kadının meta olması konusu var ya, bence orda kadınlar bir yerden gol yiyor. Kendini feminist addeden bir grup kadın, kadının herhangi bir şekilde çıplak, seksi vb görünmesini kadına hakaret olarak algılıyor. Ya da sırf erkeğin göz zevki için bu tarz şeylerin olduğunu, bunun da kadınları bir nesneye dönüştürdüğünü savunuyor. Bir dereceye kadar doğru bu tavır. Seks istismarı olarak kadın bedenini kullanmak yanlış olabilir. Ama nesneleşmeyeceğim derken bütün o kadınsı görünümden, tavırdan vazgeçilmesi de bana doğru gelmiyor.
O zaman gene erkeklere karşı bir duruş sergilemiş oluyor kadınlar. Bir counter attack. Halbuki buna gerek yok. Kadın istiyorsa kendini gösterebilmeli, rahatça, bunu gösterme olarak bile addetmeden. Başta söylediğim kendini ortaya koyma bu. Libidosu ile, beyni ile, cesareti ile, bir bütün olarak. Şizofren bölünmelere karşı çıkarak.
"Jartiyerli Feminist" in bir oksimoron olarak algılanmadığı güzel günlere :)